Momo – Michael Ende | Konuk Yorum – Ertürk Akşun

 

Bugün sizlere ilk olarak, daha önce bahsettiğim gibi blogumda zaman zaman konuk yorumlarını yayınlayacağım Ertürk Akşun’un ilk yorumu, Michael Ende – Momo’yu sunuyorum… Bundan sonra, bu bölümde her zaman farklı kitaplar ile yorumlar bulmaya hazır olun ;) Ve yazarımıza dair daha fazla bilgi için tık tık!

Keyifli okumalar…

Signature

 

 

Zaman Kavramı, Aceleciler Şehri, Artık Zamanlarını Harcayanlar

momo1Yürüyorum. Acelesiz. Olgunluk diyorum içimden, hiçbir şeyde acele etmemektir.  Yürürken, yürüdüğün yere bakmayı öğrenmektir diyorum olgunluk. Yemek yerken doymak için değil tadını almak için yemektir olgunluk. Sağımdan solumdan sanki ben bunu düşünmüyormuşum gibi hızlı, aceleci, hep bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar geçiyor. Çarparak, pis pis bakarak birbirlerine, kızarak, küfrederek.

Bankamatiğin önünde sıraya geçiyorum.  Neyse, az insan var. Sıra bana geliyor. Arkamdaki orta yaşlı kadın sürekli arkamdan bana bakıyor. Ne zaman bitecek diye bakıyor. Sabırsızlanıyor. Böyle olduğunda şeytan dürtüyor, aklıma sorular üşüşüyor. Neden bu acele? Şeytana uyuyorum yavaşlıyorum. Puflamaya başlıyor. Sonunda dayanamıyor, “Acele eder misiniz?” diyor. “Neden?” diyorum. Anlamıyor. “Aceleniz nedir?” diyorum. Anlamıyor. “Buradan kazanacağınız artı bir dakikada hangi önemli şey sizi bekliyor?” diyorum anlamıyor. “Buradan, şuradan, oradan  artırdığınız bir dakikalarla  dünyada, hadi bırakalım dünyayı kendinizde ne gibi bir değişiklik yaratacaksınız?” diyorum, hiç anlamıyor.

Aslında adım gibi biliyorum yapacağını; acele edecek, vapurda, yolda, orada, burada, şurada hep puflayacak, insanlara kötü kötü bakacak, koşturacak, çarpacak, kızacak, hem de kendi çarptığı halde… Sonra mı? Eve gidecek, televizyonu açacak, o aptal dizinin başında kaşına kaşına, ne olduğunu anlamadan saatlerini geçirecek. Aptal aptal sıkılarak evde dolaşacak, en fazla biraz daha fazla uyuyacak, tüm acelesi sonucunda elde ettiği fazla zaman da 5 dakikayı geçmemiş olacak.

Ben kadının yüzüne baktım, o anlamadan benim yüzüme baktı. Birbirimizi hiç anlamadan ayrıldık yine o bankamatiğin başından.

momokapakZaman kavramı ister istemez beni Michael Ende’nin Momo kitabına götürüyor. Ne diyordu Beppo Momo’ya:

“Beppo sokağı süpürürken yavaş ama belli bir tempo ile çalışırdı. Her adımda bir nefes alır; her nefeste bir süpürge sallardı.

Bir adım – bir nefes – bir süpürge. Bir adım – bir nefes – bir süpürge. Böyle sürüp giderdi. Arada bir durur ve önüne bakarak düşünürdü. Sonra tekrar bir adım – bir nefes – bir süpürge.
Bak Momo derdi, ne oluyor, biliyor musun? Bazen önüne upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki, insan bunun sonu gelmez sanıyor.

O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çok acele ediyor insan.

Her önüne baktığında yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun.

Daha hızlı ve daha gayretli çalışıyorsun; sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde hâlâ upuzun bir şekilde seni bekliyor.

İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı.

Bir de bakarsın ki adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan.

Önemli olan da budur.”

Çağımız her anlamda hız ve bilgi çağı. Aslında burada bir kitabın adını daha anmam  gerekiyor: Yavaşlığın Keşfi. Küçük yaşta algılama zorluğu çeken bir çocuğun bunu  nasıl avantaja çevirdiğinin gerçek hikâyesi. Büyük kâşifin hikâyesi. Kuzey Buz Denizi’ni aşıp Amerika’ya ulaşmak isteyen büyük kâşifin hikâyesi. Yazarı ise  Sten Nadolny.

Çağımızı bilgi çağı diye adlandırıyorlar genellikle,  bilgiye kolay ulaşmanın çağı denebilir aslında. Ama bazen aşırı bilgi bilgi olmaktan çıkıyor, bilgisizliğe dönüşüyor.  Bilgi çöplüğü oluşuyor ve gerçek bilgiye ulaşmaya daha fazla engel oluyor. Neyse bu bambaşka bir konunun ayrıntıları aslında, biz zaman kavramımıza ve Momo’nun hikâyesine yeniden dönelim.

momo5Kadına sorduğum soruya yanıtı Momo veriyor aslında. Bu biriktirdiğin boş zamanda ne yapıyorsun? Kiminle, ne için paylaşıyorsun bu boş zamanı?

“Artık öğrendiği bir şey vardı: Başkalarıyla paylaşılmayan zenginlikler insanı mahvediyordu.”

Halbuki Marx ne diyor: “Bizim doktrinimizin en temel sorunu insanlara boş zaman yaratabilmektir. İnsanlar sadece yiyebileceği kadar ürettiğinde, sadece giyebileceği kadar kıyafet diktiğinde, her insan eşit olarak çalıştığında insanlara birçok boş zaman kalacaktır.” İşte bu boş zamanlarımızda ne mi yapacağız? Âşık olacağız, sevgilimize şiir okuyacağız, boş boş balık tutacağız, kırlarda dans edeceğiz. Bazen insanların bol bol boş zamanları olduğunu düşünüyorum, ama bu boş zamanlarda ne yaşadıklarını bilemiyorum. Yakup Kadri, Yaban isimli romanında sorar ya hani: “Bu köylüler gece birbirleriyleyken, ne yerler, karılarına nasıl sarılırlar, nasıl sevişirler?” Ben de merak ediyorum bu insanların boş zamanları olsa ne yaparlar acaba?

Burada meşhur zengin adam ve fakir balıkçının hikâyesini anmadan geçemeyeceğim kısaca.

Bir gün zengin bir işadamı bir sahil kasabasına gelir tatil için. Yürürken bir balıkçı görür ve yanaşır, “Neden sadece basit bir oltayla balık tutuyorsun?”’ der. “Çapari kullansana, birçok balık tutarsın.” Balıkçı yüzüne bakar, “Neden?” diye sorar. “Artan balıkları satar para kazanırsın…” der işadamı. “Sonra?” der balıkçı. “Sonra kazandığın parayla bir olta daha alırsın.” Bu böyle devam eder. Sonra der sürekli balıkçı, iş en son teknelere, işçilere, şirketleşmeye varana kadar gider. Yine sonra der balıkçı, sonra der işadamı, çok paran olur, o parayla istediğin her şeyi yaparsın, balık tutarsın, bol bol boş zamanın olur. Balıkçı gülerek cevap verir: “Zaten onu yapıyorum ya!” İşadamı bön bön bakarak oradan ayrılır.

Birçok insan boş zamanları kalmasın diye kendilerini işe, anneler çocuklarına adıyorlar. Hiç görmediniz mi anneleri, çocuklarını okuldan almaya giden anneleri, saatler öncesinden gidip o kapının önünde boş boş konuşmalarını…  Momo’ya dönelim, bir çocuk kitabı olarak Momo’ya. Birçok büyük kitabında bulamadığımız içerikle, konuyla, dille Momo’ya.

momo2“İnsanın işini severek ve isteyerek yapmasının bir önemi yoktu. Aksine önemli olan şey, ne kadar kısa sürede ne kadar çok işin yapıldığıydı.”

“Hayatım böyle geçip gidiyor,” diye düşüncelere dalmıştı. “Makas şakırtısı, sabun köpüğü ve gevezelik. Varlığımdan ne anlıyorum? Bir gün gelecek ve sanki hiç yaşamamış gibi ölüp gideceğim.”

Yıllar önce daha çocuk yaşta babamın işyerine götürülürdüm. Bizim oralarda öyledir, çocuk sokakta büyümesin, kötü huylar edinmesin, meslek edinsin vs. diye. Hep neden benim babam bir memur değil diye yakınmışımdır. Memur olduğunda sizi yanında götüremiyor, siz de sabahtan akşama kadar oyun oynayabiliyorsunuz. Sanki çocuğun başka bir ihtiyacı var oyundan başka. Ama o dükkânda bir şey öğrendim ben, zaman kavramını, hem de çocuk yaşta. Beyaz eşya dükkânıydı bizimkisi, müşteri az olurdu. Kim her gün buzdolabı alacak, çamaşır makinesi alacak? Bir de o zamanlar bir tane alındı mı ömürlük, şimdiki gibi tüketim toplumu değiliz henüz, bozulunca atılmaz tamir edilirdi. Neyse işte ben orada daha ortaokul öğrencisiyken zamanın ne demek olduğunu anlamıştım. Babam akşama kadar koltuğunda oturur, kimse gelmemişse uyuklardı; akşam eve birlikte giderken ne çabuk geçti gün derdi, gün içerisindeyken de sürekli saatine bakar ne geçmez zaman derdi. Ben ise arkadaşlarımla vakit geçirdiğimde zaman su gibi akar ama bir ay sonra geriye dönüp baktığımda sanki on yıl geçmiş gibi gelirdi, o kadar dolu, o kadar uzun. Babam ise yaşadığı on yıla sanki dün gibi derdi, çünkü arası boştu.  Yani zaman dediğimiz şey içi doldurulmuşsa bir şey ifade eder. Hayat dediğimiz şey de bu değil midir işte, matematiksel olarak. Hayat yaşanılan anıların toplamıdır, acıların, mutlulukların, heyecanların, hazların… Peki bunlar yoksa hayatımızda, zaman nedir? Boş bir konserve kutusu mu?

İşte tam bu noktadayız, sistem bizden sürekli zamanımızı çalıyor, giymediğimiz elbiseler, harcayamayacağımız paralar, aşk için kullanamayacağımız  kitaplar almamız için. Duman adamlar sürekli peşimizde, boş bir zamanımız kalmışsa da onu televizyon denen garip kutuyla, ya da dokunamadığımız sanal kişilerle harcamamızı salık veriyor.

michael-ende_momo“Momo kentteki yetişkin herkesi çok seviyor olsa da onun bir yetişkin olmadığı anlaşılıyor. Yaşıtları olan çocuklar onun yanında oynanan oyunlarda öyle yaratıcı ve öyle istekli oluyorlar ki, bu da Momo’nun bir diğer özelliği: Hayalleri gerçekliğe yaklaştırmak.

Fakat…

Kentte bir şeyler değişmeye başlar. Başta çok fark edilmeyen bir durum olsa da gün geçtikçe daha fazla fark edilen bir değişim. Artık kent halkının hiçbir şeye zamanı yoktur. Momo’yu ziyaret etmeye ya da kendilerinden başka herhangi bir şeye vakit ayırmaya asla fırsat bulamamaktadırlar. Momo her gün bir sürü ziyaretçisi olmasına öyle alışmıştır ki işlerin yolunda gitmediğini sezmeye başlar.”

 

Sokağa çıkın, insanlara temas edin, gerçekten ne istiyorsunuz bir kez daha sorun kendinize; ama size tavsiyem, zaman kavramı  için bir kez Momo’yu, Michael Ende’nin Momo’sunu okuyun.

erturk aksun n

Follow

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers:

%d bloggers like this: